Senin göğsüne yaslamış başını allayıp pullayıp da kendini boylu boyuna uzanmış uyumakta şehir.
-
Şehir bir adamın kadını sevmesi gibi. Bir kadının dostluğu gibi… Bir çocuğun elde etmeye çalışıp bir türlü sahip olamadığı oyuncağı gibi… Şehir uyuyor göğsünde. Ben senin şehrinden geçiyorum gece yarıları. Sevgilim, dostum, çocuğum şehir… Benden önce kimler doğurmadı ki onu, şimdi ben doğum sancılarımdan şikâyet ediyorum.
Ahh benim anılarım ve anılarımın güzel insanları. Şehir insanları, kasaba akşamları ve sahil kenarları. Anılarımda kalan insanlar hep nefret ettiler benim donukluğumdan ve tutukluğumdan. Oysa ben biliyordum nedenini. Hep söylerim kaybedilecek bir insanı anlamak kadar kolay bir şey yok şu yaşamda. Ama önce ölü insanlar ve ölü yürekler birbirinden ayrılmalı. Ölecek bir insanı yüzde bir ihtimal bile olsa kurtarabilmek için nasıl çırpındığımı görenler kabullenemediler benim kendi gidişlerine tepki göstermeyişimi. Dedim ya işte ölü insanlar ve ölü yürekler… Ölen bir yüreği hayata inanın siz döndüremezsiniz. Aslında o yaşamaya devam eder ama sadece sizle birlikte yaşamaz. İşte o vakit özgür bırakmak lazım yürekleri. Ben hep özgür bıraktım ve bu yüzden benden hep nefret etti anılarımın insanları.
“Donuksun Mutlu. Donuksun. Hatta bazen o kadar donuk ve tepkisizsin ki anlayamıyoruz bakışlarını” dedi bay ve bayanlar. Bazen “Ya sen neden böylesin. Niçin bitiyor ilişkimiz diye sormuyorsun” diye hesap bile soran olmuştu. Şart mıydı gözleriniz önünde ağlamam gidişinize? Ya da ne demeliydim size? Ne yapmalıydım? Ağaçlar ayakta ölürler. Ben de ayakta ölüyorum. Çünkü biliyorum köklerim yüreğinizin en derinlerinde. Siz dökünüz yapraklarınızı. Atmıyorum dallarımı yerlere feryat figan ederek ve atmayacağım. Yapraklarımın sararmasına da izin vermiyorum. Kıyamadığımdan dökmüyorum onları kocaman gövdemin dibine, bir son bahar esintileriyle. Yaptığım şey sadece eğer sizin yapraklarınız soluyorsa ve sizde buna inanıyorsanız ve karar da vermişseniz dökülüşlere hepinize ve her seferinde söylediğim gibi saygı duyuyorum bu gidişlere.
Senin şehrinde sen benden gittiğinden beri ay yarım yamalak, adını yarım ay yaparak doğuyor. Sen biliyorsun ne anlama geldiğini. Demiştim ya sana ben “Şayet gidersen benden taşıyamazsın o ayı gökyüzünde.”Sen gittin. Şehrinde ay doğdu. Gece yaslayıp başını göğsünde uykuya daldı. Ben gece yarıları geçerken şehrinden sen kabuslarla uyandın. Rüyalarında hep ay kayıyor sen onu gökyüzüne çekmeye çalıştıkça kaçırıyordun ellerinden. Sade bir söz “GİT-ME” deseydim sana ay senin olacaktı.
Günler ve haftalar geçtikçe zaman geceden sıyrılıp bana sığınmaya başladı. Oysa ben en güzel senin şehrinden geçerken öldürüyordum zamanı. Zamansa hala ve inatla bana sığınmaktan söz ediyordu. Gece kıble yönünde zamanı çalarken senin kalp atışlarından, bir de utanmadan zaman bana sığınmaktan söz ediyordu. Sonra kalkıp birleri gidişlerini engellemediğimden, git ya da kal demediğinden zamanın eline sıkıştırıp üç beş kuruş onu gönderiyordu bana elçi olarak. Kanar mıyım sanıyorsun elçiliğine. Hem seni ben iyileştirici kılmadım ki yaralarıma. Evet, birileri zaman her şeyi iyileştirir diyordu da ben mi kutsadım seni o sözcüklerle ki elçilik yapabiliyorsun başkalarına? Şimdi elçiye zeval olmaz zamanıysa eğer daha çok zamanınız olacak, anlamanız için ağaçların neden ayakta öldüğünü ve neden feryat figan dallarımı yere atmadığımı… Oysa ben biliyorum köklerim yüreklerinizin en derinlerinde. Şimdi ve hala istiyorsanız lütfen dökünüz yapraklarınızı…
27 Haziran 2006 - 11:51:22 - 2 günlük MK